Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3 ... 5
|
|
1
|
Edebiyat / Makale / bir selam bekler gonuller
|
: Haziran 23, 2008, 11:03:01 ÖÖ
|
|
Kutadgu Bilig “selamı veren eman verir; selamı alan selamette olur” der ve “garibe bir selam, bir altın yerine geçer” diye ilave eder.
Barıştır selamın bir anlamı ve bir anlamı huzur. Selim ile Salim, Selami ile Selamet, Süleyman ile Müslim, Müslüman ile İslâm... Hep aynı kökten hep aynı çiçekten. Ilgıt ılgıt rüzgar, ışık ışık tebessüm.
Hiçbir şey iken biz, Elest Bezmi’nde bize can bağışlayana can verme sözüdür selam. Gök kapılarını açan kutlu zamanlar güzeli... Temiz yüreklerin ve gülen yüzlerin artırır aydınlığını. Doldurur beyaz heybemizi ve boşaltır kara defterimizi. Rahmetinden alır kuvvetini diller ve o söz ile silinir bütün suçlar.
Selam bir gülümseyiş, selam bir bakış, selam bir merhabadır; selam tam vaktinde bir gönül alma, ta yürekten bir teşekkürdür.
Selam bir umman; sevgi saklar derinliklerinde. Selam içten bir tebessüm, kalbî bir yakınlıktır. Selam ve aleyk, birbirini bütünleyen ikizler...
Selam geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı. Onun sıcaklığıyla karanlık gönüllerimiz aydınlandı. Göz gözü görmez olduğunda ve ters düştüğünde birbirine bütün yollar ve dahası gönüller kapattığında birbirine çelikten kapılarını, açtırmaz mı bahar çiçeklerini bir selam?
Adı sinelerimizden kazınmak ve namı yeni nesillere unutturulmak istendi. Ve şair:
Bir devrde geldik ki azîzân unutulmuş Tutmuş yerini hurd u büzürgân unutulmuş. demek zorunda bırakıldı..
Hasretlerimiz düğüm düğüm selamlarda gizlenir ve seher yelleriyle gönderilir yar olan uzak diyarlara. Selamların en güzeli ile başlar ve selam ile sona erer bütün mektuplar. Heyhat!.. Ne selamlar ile rahmet dilediğimiz dualarımız, ne de satırlarında sevgi çiçekleri açan mektuplarımız kaldı.
Oysa o, kıyamda bir ayet; kaidede bir tahiyyattı. Küçük büyüğe, yürüyen oturana, süvari piyadeye, az çoğa... Ama ne zaman ki ilâhi huzura selama durmayı unuttuk ve sağ cenahımızdaki meleği işsiz bıraktık, işte o zaman unuttuk selamı. Belki içimizdeki yabanlıklardır veya yabancılıklardır bize selamı unutturan. Sahi, kalbimizin bütün paslı kapılarını ardına kadar açıp da, o vefalı dosta en son ne zaman bir salât u selam yolladık?
Oysa O, “sizden biriniz bir meclise girdiğinde evvela selam versin” ve “aranızda selamı yayınız” buyurmuştu. Ve kutlu bir selam ile gelmişti dünyaya.
Oysa duymadı mühürlü kalpler teri gül kokanın selamını.
Oysa O, bir gün arkadaşlarının arasında, uzaklara bakıp, “kardeşlerime selam olsun!” demişti.
Yazık ki biz o kelimeyi onun söylediği yalınlıkta, onun söylediği sıcaklıkta ve tazelikte söyleyemedik. Kurtuluşun, saadetin, barışın, sevginin, merhametin ve adaletin o bir kelimede saklı bulunduğunu dosdoğru anlayamadık ve anlatamadık. Hatta “rüşvet değildir deyu” almadık.
Ne olur bugün Yunusleyin bir selam verelim onbir ay unutup bir ay hatırlayabildiklerimize. Düşkünlere, yetimlere dullara, çocuklara, sevgililere, kimsesizlere... Kalmasın selamın gönlünü okşamadığı bir yaralı yürek. Bir gülümseyişimizle ısıtalım ısıtamadıklarımızı.
Biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun. Bizim için hayır dua, kılanlara selam olsun. Ecel büke belimizi, söyletmeye dilimizi Hasta iken halimizi, soranlara selam olsun...
|
|
|
|
|
2
|
Edebiyat / Hikaye / 5 onemli ders..
|
: Haziran 23, 2008, 10:41:50 ÖÖ
|
|
Birinci ve de en önemli ders: Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Hergün okulu temizleyen hadem`e kadının ilk adı nedir?.." Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı.Kadını yerleri silerken hemen hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı.50'lerinde falan olmalıydı.Ama adını nerden bilecektim ki!..Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim.Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. "Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba' demeniz gerekse bile.." Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da.. Dorothy idi.
İkinci önemli ders: Yağmurda otostop!..Bir gece vakit geceyarısına doğru Alabama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm.Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu.Geçen her arabaya el sallıyordu.Yanında durdum. 60' lı yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama' da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. "Gecen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının başucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."
Üçüncü önemli ders: Size hizmet edenleri hep hatırlayın..Bir pastanın üç otuz cente satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu:" Çikolatalı pasta kaç para?.." "50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı..Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar.." 35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki..Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi.Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve Öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi.Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..
Dördüncü önemli ders: Yolumuzdaki engeller..Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.Bakalım neler olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafindan dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye basladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti.Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı.. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı: içindeki altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.."
Beşinci önemli ders: Önemli olan vermektir..Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli sürerken, ablasının gözlerinin icine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu..Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: "Hemen mi öleceğim?.." Küçük, doktoru yanlış anlamış ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini sanmıştı.
|
|
|
|
|
3
|
Edebiyat / Hikaye / tesvik..
|
: Haziran 23, 2008, 10:37:28 ÖÖ
|
|
Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç okulun futbol takımındaydı.Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve tecrübesizliği sebebiyle hoca ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. Bu yüzden her zaman yedek kulübesinde otururdu. Buna rağmen babası hiçbir maçını kaybetmez ve her zaman ayağa kalkar tezahürat yapardı.
Liseye başladığında yine sınıfın en sıska öğrencisiydi.Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti; bununla birlikte,eğer istemezse oynamayabileceğini de belirtti. Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi.Her idmanda elinden geleni yapıyor takımın as oyuncusu olmaya gayret ediyordu. Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı. İnançlı babası tribünde her zaman ki yerini alıp oğlunu desteklemek için tezahürat yapmaya devam ediyordu.
Genç üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz
tuttu,ama yine de elinden geleni yaptı.Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da o bunu başardı. Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini,Çünkü her idmana yüreğini koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti. Takıma girebildiği onu o kadar heyecanlandırdı ve sevindirdi ki, soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi. Onun bu başarısına sevinen baba mutluluğunu paylaştı ve kendine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.
Üniversitede dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç,ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru,büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde telgrafla antrenörü geldi.Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü. Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyledi:
"Bu sabah babam ölmüş izninizle bu gün idmana gelmesem?"
Hocası onun şefkatle boynuna sarıldı ve"bu hafta dinlen evlat" dedi.Ve cumartesi günkü maçada gelmeyi aklından geçirme."
Cumartesi geldi çattı,ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi.Maçın
sonlarına doğru sessizce bir kişi soyunma odasına girdi,formasını ve futbol ayakkabısını giyip sahanın kenarına çıktı.
Babası ölen ufaklıktı bu!
Antrenör ve oyuncular bu azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında görmekten son derece şaşkındılar..
Hocasının yanına giden genç "Lütfen izin verin oynayayım" dedi.
"Bu gün oynamak zorundayım."
Hocası önce onu duymamış gibi davrandı.Böylesine zor bir eleme maçında takımının en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu.Ama genç o kadar ısrar etti ki,sonunda ona acıyan hocası razı oldu. Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki, hem hoca, hem oyuncular hem de arkadaşları gördüklerine inanamadılar.Daha önce hiç oynamamış bu meçhul ufaklığın her hareketi harika, attığı her pas isabetliydi.Karşı takımın oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor pas veriyor, savunmaya geçiyor ve maçın yıldızı gibi parlıyordu.Sonunda gencin takımı aradaki farkı kapattı,nihayet atılan gollerle de beraberliği yakaladı.Ve son saniyelerde ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü attı. Maç bitmişti, okulun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor, arkadaşları ufaklığı omuzlarında taşıyordu. Seyirciler stadyumu terk ettikten, oyuncular duşlarını alıp soyunma odasına boşalttıktan sonra, takımın hocası ufaklığı bir köşede tek başına sessizce oturduğunu fark etti. Yanına gidip:
"Evlat, inanmıyorum. Bu gün bir harikaydın" dedi."sana ne oldu bunu nasıl yaptın anlat bana "dedi.
Hocasına bakan genç gözleri dolu dolu şunları anlattı:
"Babamın öldüğünü biliyorsunuz. Peki onun gözlerinin görmediğini de biliyor muydunuz?" Delikanlı güçlükle yutkundu,Gülümsemeye çalıştı."Babam bütün maçlara geldi.Çünkü görmediği halde beni desteklemek istiyordu. Ve ilk defa bu gün beni görebilirdi.Ben bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim! "
|
|
|
|
|
6
|
Edebiyat / Makale / Ask= ayakabbi:)
|
: Haziran 23, 2008, 10:32:02 ÖÖ
|
|
Bedenin yükünü ayaklar taşır,ruhun yükünü yürekler.. bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz. Içinizin acılarını,sıkıntılarını,kırgınlıklarını ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve "güzel" bir aşk ararsınız. Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir... Bazıları çamur yağmur,toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava"koşullarına dayanıklıdır. Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak "yamulur" ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup"gider. Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla"seçmezseniz,tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde NASIR oluşabilir. Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için "zamanla açılır"diyen satıcıya inanarak alırsanız,zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" baslar. Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp"zamanla düzelir"diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını"görebilirsiniz. Aşık olabileceğiniz insan türü,tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde,farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir".... Aşkı bir çeşit serüven olarak"spor"gibi yasayanlar,aynen "spor ayakkabı"gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar. Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı"gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar. Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır. "Bez"ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları"ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur. "Marka"ayakkabı alır gibi,sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan"aşıklar görürsünüz. Kati plastikten "yağmur çizmesi"edinir gibi mantık süzgecinden geçirip “işe yarar" biçimde yasamak isteyenleri de bilirsiniz. Ayrıca ne tuhaf ki,psikolojik testlerde "zaafı"olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların ayni zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir. Evet,aşk "ayakkabıdır" Aynen ayakkabınıza bakim yapmayıp "hor"kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede "eskitirsiniz". Ve nasıl ki"delik"bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca"bir miktar"ömrünü uzatmış olursanız; "delik"bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır"!
|
|
|
|
|
7
|
Edebiyat / Hikaye / Kutudaki Surpriz
|
: Haziran 23, 2008, 10:24:35 ÖÖ
|
|
7-8 Yaşlarında bir kız çocuğuydu, sarı saçları, mavi gözleri çocukluğuna ayrı bir sevimlilik katıyordu. Annesini doğduğu gün kaybetmişti. Babası iyi bir eğitim vermek için canla başla çalışyordu. Bakıcıyla beraber tek başına çocuk büyütmenin verdiği stresi artık kaldıramaz olmuştu. Gün geçtikçe artan isteklerinin elinden geldiğince karşılamaya çalışıyordu. Yoğun bir işgünü akşamı salonda otururken kızının sesiyle kendine geldi - babacığım yarın bana ambalaj kağıdı getirirmisin şaşırmıştı bu isteğe, anlam veremedi "tamam kızım" demekle yetindi küçük kız ertesi akşam herzamanki şirinliği ile babasını karşıladı. - aldınmı babacığım - aldım ama ne yapacaksın sen bunu - süpriz, söylemem - peki yardım istermisin - olmaz süpriz dedim ya, yarın görürsün. koşarak odasına çıktı. yatağının altından çıkardığı paketi minicik elleriyle ambalajlamaya çalışıyordu. uzun uğraşlar sonunda olduğuna kanaat getirdi. sabah güneşi ile uyandı. neşe içinde giyindi. tatil günüydü haftada bir gün babası ile kahvaltı yapmaya bayılıyordu. yatağının altına sakladğı paketi aldı, koşarak babasının yanına indi. kapıda göründüğünde kızının her zamankinde neşeli görünmesine şaşıran babası - hayırdır birtanem neden bu kadar neşelisin - biliyormusun babacığım bu gün ne - hayır - bugün babalar günü, bu da benim sana hediyem şaşırmıştı babası, akşam getirdiği ambalaj kağıdı hırpalanmış bir şekilde kızının ellerindeydi. ama kızının bu süprizi karşısında bir şey diyemedi. heyecanla açtı, paketi ama bir süpriz daha yaşadı, paket boştu. bir anda hiddetlendi, - o kadar para verdim bu kağıda, ama mahvettmişsin. bari içine bir şey koysaydın. bunun içinmi uğraştın bütün gece küçük kız gözünden düşen yaşlara aldırmadan - "AMA BABACIĞIM BEN ONUN İÇİNE SANA OLAN SEVGİMİ, VEREMEDİĞİM ÖPÜCÜKLERİMİ KOYMUŞTUM " diyebildi Bir anda dondu adam nutku tutuldu, yaptığından pişman oldu, dakikalarca birbirlerine sarıldılar.
|
|
|
|
|